İran İzlenimlerim

2013 Mart ayından bu yana tam bir yıldır, iş münasebeti ile İran’a 11 kez gidip geldim. 3 ila 15 gün arasında değişen seyahatlerim boyunca İran’ı, İran halkını, ve kültürünü gözlemledim. Gözlem ve düşüncelerimi kısa başlıklar halinde aktararak; hem İran’a seyahat edeceklere fayda sağlamak, hem de önyargıların kırılmasına katkı sağlamayı amaçlamaktayım.

İkinci temel motivasyonum, günden güne ayak sesleri daha belirginleşmeye başlamış olan ve coğrafyamızı bekleyen en büyük tehlike olan bir Sünni-Şii mezhep savaşına, kendi adıma “dur” demek. Bu gerginliğin en önemli sebeplerinden biri iki ülke insanının birbirini tanımaması. Bu tanışıklığı, yeni medya ve turizm sağlayacak, ben de küçük bir katkı sunmak isterim.

İran uzun süredir ambargo altında ve dünyaya kapalı kendi dinamikleri ile yaşamaya çalışan bir ülkeydi. Bunun çoğu dezavantaj, bazıları da avantajlı yönleri vardı. Bugün itibarı ile İran Ambargosunun kaldırılmasına dair aylardır yürütülen görüşmeler sonlandırıldı. Ben de çoktandır hazırladığım bu yazıyı yayınlamak için daha fazla beklememeye karar verdim.

Genel:

  • Öncelikle şu saptamayı yaparak başlayayım: Türk ve İran kültürü % 90 oranında aynı. Yazının devamında bunun tarihsel ve dil ile ilgili arka planını sunacağım.
  • Ben şu ana kadar başkent Tahran, Qazvin ve Yazd şehirlerinde bulundum. Gözlemlerim arttıkça yazıyı güncelleyeceğim inşAllah.
  • İran genel anlamda Türkiye’nin 30 sene gerisinden geliyor desek çok yanlış olmaz. 80 leri yaşamak isteyen hiç durmasın gitsin :) Bu imajdaki en önemli pay, çoğu bakımsız binalar ve 80 li yıllara takılıp kalmış otomobiller.

    Vasıtaların çoğu eski, ama yaratıcılıktan yoksun değil hani :)
    Vasıtaların çoğu eski, ama yaratıcılıktan yoksun değil hani :)
  • İran yollarındaki araç envanteri eski ve dökülüyor, ama İran’da çok güçlü bir yerli otomotiv sektörü var. 3 tane kendi markaları bulunuyor. Ancak ekonomik durgunluk ve gelir dağılımı eşitsizliği otomotiv pazarının canlanmasına imkan vermiyor.
  • Türkiye ve Türkler çok seviliyor. Bunda önemli bir pay, İran’da televizyon sektörünün gelişmemiş olması. Yasak olmasına rağmen hemen herkes çanak anten ile Türk televizyonlarını seyrediyor. İyi mi kötü mü tam karar veremedim ama Türk dizilerine bayılıyorlar. Bu böyle 10 yıl daha devam ederse İran’daki herkesle Türkçe anlaşabileceğiz :)

Yeme İçme:

  • İran’da yeme içme anlamında en güzel şey ekmek. Bizdeki gibi somun ekmek yok. Farklı kalınlıklarda pide tarzı ekmekler var. İnceden kalına doğru; lavaş, zengek ve favorim olan berberi dedikleri ince pide var.
  • Kahvaltı kültürü Türkiye’ye göre zayıf. Uzun süre kalacakların peynirini ve zeytinini getirmesinde fayda var.
  • Yemeklerde pirinç pilavı fiks. Pilavı yağsız bir şekilde pişiriyor, yağlı bir yemek yahut kebap ile birlikte servis ediyorlar. Başlarda yadırgadım ama sonraları hoşuma gitti. Yağlı yemeği kendi damak kıvamınıza göre pilavın üzerine yayıp yiyorsunuz. Restoranlarda pilavın yanında küçük bir paket tereyağı veriliyor. Yemeden önce yağı pilava yine kendi kıvamınıza göre karıştırıp yiyorsunuz.
  • Ana yemek genelde kebap yahut bol yağlı ve hafif sulu tencere yemekleri. Bu yemekleri yerken kendi damak zevkinize göre pilav ile karıştırarak yiyorsunuz. Böylece kıvamı kendiniz ayarlamış oluyorsunuz. Başta biraz garipsedim ama alışınca avantajını hissettim.

    Pilav ev yanında Gurme-Sebzi denilen sebzeli et yemeği
    Pilav ev yanında Gurme-Sebzi denilen sebzeli et yemeği
  • Yoğurt İran mutfağının vazgeçilmez tamamlayıcısı. Hafif kıvamda sarımsaklı yoğurt çoğu zaman yemeklere eşlik eder.
  • İran’ı henüz endüstriyel tarım ve İsrail tohum endüstrisi istila etmemiş durumda. Bunun sonucu olarak, benim gibi 80 li yıllarda çocukluğunu yaşamış kimseler çocukluğunda yediği domatesin, salatalığın tadını İran’da bulabilir. Meyve ve sebzeler az, yamuk yumuk, ama dibine kadar lezzetli.

Kültür ve Yaşam:

  • İran kültürü ve Türk kültürü birbirine inanılmaz derecede yakın. Ben ziyaretlerimden önce Türklerin İslam dolayısıyla en çok Arap kültüründen etkilendiğini sanırdım. İran’a gidince anladım ki Fars kültürü ile ortak paydamız çok daha fazla. Bunun birinci sebebi dil (detaylar için bir sonraki maddeye bakın), ikinci sebebi ise Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya olan ve yüzyıllarca süren coğrafi rotasının bu topraklardan geçmesi. Atalarımız batıya doğru göç ederken Pers topraklarının kuzey kesimlerinde birçok şehir kurdular ve bu topraklarda yüzyıllarca yaşadılar. Bugün halen kuzeydeki; Tebriz, Qazvin, Horasan gibi şehirler Türk şehri olarak biliniyor. Detaylar için wikipedia ya bakılabilir. Türk kökenliler İran’ın en büyük azınlığı ve toplam 66 milyon nüfus içindeki 20-35 milyon civarında Türk olduğu düşünülüyor. Bu insanlar kendini Türk olarak tanımlıyor.
  • Türkçe’nin İran da konuşulma oranı, hazır durun.., % 40 ! Azeri Türkçesine yakın bir lehçe konuşuluyor. Birkaç gün içinde kolayca intibak ediliyor.
  • Türkçe konuşanlar dışında, Farsça ve Türkçe içinde benim tahminim en az % 20 ortak kelime var. Özellikle eski Türkçe’ye aşinaysanız, bu oran çok daha yükseliyor. Ortak kelimelerden bazı örnekler: Hala, dayı, emmi, peynir, zeytin, çay, şeker, namaz, abdest, lütfen, yavaş, hazır, ala, mühendis, mıntıka.  Birde anlamı kolayca tahmin edilebilir olanlar var. Örneğin; Selamet başi (selamet başına), Zinde başi (başına zindelik, sıhhat), sob be hayr (sabahın hayr ola), hone (hane, ev), karhone (iş hanesi, işlik, iş yeri) gibi.
  • İran bir duvar yazısı cenneti! Şehirlerdeki tüm duvarlar reklam amaçlı ilan yazıları ile bezenmiş. Arap harflerinin yazının sanata dönüştürülebilmesindeki esnekliği hemen göze çarpıyor. İran’daki yazı-harf kullanımını gördükten sonra, biz de değiştirmeseymişiz çok şey kaybetmezmişiz duygusu uyandı bende.

    İran'da klasik bir duvar ilanı - Akşam kurslarına katılmak isyene arayabilir :)
    İran’da klasik bir duvar yazısı – Akşam kursları ilanı
  • İran’da eksikliğini ilk hissettiğim şey: Kadın Sesi! İran’da kadın şarkıcılar yasak, bu sebeple yol aldığınız vasıtalarda radyolardan sürekli erkek sesi geliyor. Tüm şarkılar, sesi en inceden en kalına değişen erkekler tarafından seslendiriliyor. Başta fark anlaşılmıyor ama insan bir süre sonra birşeylerin eksik olduğunu hissediyor! Şahıslar özel araçlarında, devrim öncesinin (35 yıl öncesi) yahut yurt dışında yaşayan birkaç kadın sanatçının eserlerini dinliyorlar.
  • Müzik demişken, İran’da müzik alanında Türk’lerin ciddi bir payı ve çok seveni var. En sevilen sanatçılarımız: İbrahim Tatlıses, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül.
  • Kadınlarda, genç yaşlı ayırmaksızın kaş bakımı standart!
  • Sosyal mekanlar neredeyse yok denecek kadar az. Yazın sıcakta bunalan İran’lılar, eskiden bizde olduğu gibi yol kenarlarındaki yeşillik küçük alanlara kendilerini atıyor!
  • Kuş İran yaşam ve sanatında özel bir yere sahip.

    Ne ironik ki, özgürlükten yoksun bırakılmış kuşlar, özgürlüğün en belirgin simgesi aynı zamanda.
    Ne ironik ki, özgürlükten yoksun bırakılmış kuşlar, özgürlüğün en belirgin simgesi aynı zamanda.
  • İran’lılar genel olarak rahat ve eğlenceli insanlar. İran’da hayat büyük oranda İran’lı meşhur matematikçi, filozof ve şair Ömer Hayyam’ın rubaileri tadında. Bir araya gelen 3-5 kişilik bir grupta en az bir amatör şair yahut hikaye anlatıcısı bulunur. Hoş sohbet (bu iki kelime de Farsçadır) insanlardır.

Din ve Mezhep

Din ve mezhep konusu iki tarafta en fazla ön yargının olduğu konulardan birisi. Sanılanın aksine İran dini yaşantının ağırlıklı olduğu bir yer değil. Gelelim fark ve ayrıntılara:

  • Bir İslam devleti olmasına rağmen, halkın İslami yaşantısı Türkiye’den daha az. Ramazan’da oruç tutanların oranı benim gözlemim %20. Vakit namazı kılanların oranı %10 dan az.
  • İslam devleti kuralları gereği kadınların örtünmesi zorunlu. Örtünmede iki yöntem var. Biri bizde çarşaf denilen (İran’da çador (çadır) deniliyor) ve geleneksel kesimin giyinmesi. Diğeri ise daha yaygın olan, şal benzeri bir örtü ile başın orta kısmının kapanarak göğüs üzerine dökülen yöntem. Bu yöntemde saçlar önden görünüyor.
  • Bizdeki kadar görünürde cami yok. Bunu bir sebebi bizdeki camilerin tamamına yakınının Mimar Sinan üslubunda olması. İran’da ise normal betonarme tarzı binalarda mescid olarak kullanılıyor. Sadece cuma günleri cuma namazı ve bayram namazlarında açılan büyük camiler var.
  • Günde 5 vakit her yerden duyulan ezan sesi İran’da yok. İnsan bir süre sonra özlüyor. Ezan’ın İslam diyarının temel motiflerinden biri olduğunu insan eksikliğini hissedince anlıyor. Mescid’in yanında iseniz duyabileceğiniz şekilde ezan okunuyor. Bizdekinden farklı birkaç cümle içeriyor.
  • Namaz günde 3 vakit kılınıyor. Namaz gibi temel bir dini görevde vakit sayısının farklı olması ilginç konu, ancak bu farkı ve sebeplerini konuşabileceğim yetkinlikte bir İran’lı ile henüz karşılaşmadım.
  • Namazlarda Mühr (mühür) dedikleri toprak veya taştan yapılma, avuç içinden küçük bir nesne üzerine secde ediyorlar.
  • Şii inancının yansıması olarak, ehl-i beyt’den bazı isimler ikonize edilmiş durumda. Ya Ali, Ya Huseyin gibi nidaları sıkça duyuyorsunuz. Ehl-i Beyt yahut imamların isimleri açık alan ve taşıma araçları üzerinde bolca görünüyor.
  • Dinin temel esasları hakkında çoğu kişi (Türkiye’de de olduğu gibi) son derece bilinçsizken, Şii – Sünni ayrışmasına neden olan bazı basit olayları herkes çok iyi biliyor.

Rejim ve Yakın Tarih

İran tarihi konusunda uzman değilim. Ancak yakın tarihi bilmenin bugünkü İran’ı anlamayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. Bu sebeple kısaca bu konuya değineceğim.

  • İran 1979 yılında, Humeyni liderliğinde bir halk ayaklanması ile önceki Monarşik yönetim olan Şah dönemini kapadı. Devrim başta Şah karşıtı tüm taraflar ile birlikte yapıldı, ancak zaman içinde Mollalar İran’da şeriata kurallarına göre işleyen bir İslam Cumhuriyeti kurdu. Devrimden hemen sonra başlayan ve 8 yıl süren İran-Irak savaşı, ülkeyi bütünleştirirken, tüm muhaliflerin de ekarte edilmesini sağladı.
  • Bugün İran kültüründe İran-Irak savaşının önemli yeri vardır. Şehirlerin sokakları savaş şehitlerinin adları ve resimleri ile bezelidir. Şehitlik bir metafor olarak sanat ve günlük hayatta sıkça kullanılır.
  • İran bugün dünyaya kapalı bir şekilde yönetiliyor. Sosyal medyanın büyük çoğunluğu yasak, internet üzerinde sıkı bir sansür var. Devlet tekelindeki üç beş televizyon kanalı yoğun bir propoganda halinde.
  • İslami kimliği ön planda olan yöneticilerin uzun süre iktidarda oluşu Mollalardan oluşan bir iktidar sınıfı yaratmış. Haliyle, halkta yönetime ve dine karşı tepki ve soğuma oluşmuş. Bunun en somut örneği para birimi.
  • İran’da resmi para birimi Riyal. Ancak halk halen eski para birimi olan Toman’ı kullanıyor. 1 Toman = 10 Riyal. Nedenini sorduğumda, Toman’ın Fars kültüründen geldiğini, Riyal’in ise Arap para birimi olduğu ifade edildi.
  • İran’da resmi-özel neredeyse her mekanda İran İslam devriminin iki dini lideri, efsanevi Humeyni ve Hamaney’in fotoğrafları var. Sokaklar, caddeler tüm ilanlarda sakallı dedeler ve amcalar!

    İnsan her yerde bu fotoğrafları görünce Atatürk'e ne büyük bir kötülük yaptığımızı anladım!
    İnsan her yerde bu fotoğrafları görünce Atatürk’e ne büyük kötülük yaptığımızı daha iyi anlıyor!

Bir Tarih Hipotezi:

Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Osmanlı İmparatorluğu ve onunda öncesinde Selçuklular tarih sahnesindeydi. Selçuklu toprakları bugünkü Anadolu, İran ve Orta Doğunun önemli kısmını kapsıyordu. Ardılı olan Osmanlı, İran ile sürekli bir rekabet içinde olmasına rağmen, Selçuklu zamanında İran ve Türkiye toprakları aynı yönetim altındaydı. Hanedan Türk, ancak bürokrasi ekseriyetle Fars kökenlilerdeydi. Selçuklu sonrasında Osmanlıların ön plana çıkması ve Osmanlı’nın batıda gelişerek, kendini Bizans’ın varisi olarak konumlandırması, Türkiye İran arasındaki rekabetin de tohumlarını attı.

Alternatif bir tarih olsaydı, örneğin Osmanlı yerine en yakın ikinci rakip beylik olan Karamanoğulları beyliği başı çekseydi, muhtemelen kendisini Selçuklu’nun varisi olarak görecek, bu durumda da Selçuklu topraklarını (ki neredeyse tüm Selçuklu başkentleri bugünkü İran sınırları içindedir) hakimiyet altına alacaktı. Tarih böyle gelişseydi, belki de bugün İran ve Türkiye adında iki devlet yerine bir devlet olabilirdi, kim bilir.

Bu benim ürettiğim bir tarih hipotezidir. Bunu neden ortaya atıyorum. İki ülkenin aslında o kadar da uzak toplumlar olmadığını ifade etmek için.

Sonuç:

Ortadoğu ve İslam coğrafyası için önümüzdeki 10-20 senelik süreçte oynanan en büyük oyun ve tehlike bir mezhep savaşıdır. Bugün İŞİD terörü doğrudan bu gerginliği kaşımakta, İran da yüzyıllar boyu birikmiş Şii refleksleriyle bu savaşa sümen altından girmiş durumdadır. Türkiye ve Türkler olarak Irak’ın ABD işgalinde sergilediğimiz basireti sergileyerek bu anlamsız savaş ve nefret ortamının dışında kalmamız gerekiyor. Umarım endişelerim boşa çıkar, dostluk ve iyilik kazanır.

Sistem, İsyan ve İtiraz üzerine

Hipotez:

İçinde bulunduğun sisteme itiraz edebilirsin, ancak isyan edemezsin.

Sebep:

Eğer sistem isyan sonucu çökerse, isyan etmemiş ancak sistemin içinde yer alan diğer fertler de yıkılan sistemin altında kalır.

Fotoğraf, Eser Karadağ.
Fotoğraf, Eser Karadağ.

Türkiye 2013 yılı yazında büyük bir iç çalkantı yaşadı. Küçük ve haklı bir itiraz olarak başlayan “Gezi olayları” kısa süre içinde bir isyana dönüştü. Üzerinden iki yıl geçen bu olayı, bugün daha geniş bir perspektif ile yorumlama imkanına sahibiz. Neyse ki, Gezi olayları sonucu Türkiye çökmedi. Ancak çok yakınımızda, Suriye’de çıkan isyan bir iç savaşa dönüştü ve milyonlar bu yıkıntının altında kaldı ve halen kalıyor.

İçinde yaşadığımız toplumsal hayatın içinde irili ufaklı birçok sistemin üyesiyiz: Aile, Apartman, Şirket, Din, Devlet  vb. Her sistemin kendi kuralları ve teamülleri vardır ve içinde yer aldıkça bu kurallara uymak zorundayız. En küçük örnekle başlarsak, ailesinin yanında yaşayan bir genç, evin kurallarına uymak durumundadır, ta ki evden ayrıldığı yahut kendi ailesini kurduğu zamana dek. O zaman kendi kuralları ile kendi sistemini oluşturma hakkına sahiptir.

Bu yazıda ele alacağım ana konu olan yukarıdaki hipotezimin en önemli sonuçlarından biri Gezi Olayları. Ancak Matematik bilimi eğitimi almış bir kişi olarak önce tanımlar üzerinde duracak ve sonrasında hipotezi genelleştirerek kişisel ve toplumsal planda diğer alanlara da yansıtmaya çalışacağım.

Sistem, Sistem Dışı ve Araf

Sistemi bir çember olarak düşünebiliriz. Bunu anlatmanın en güzel yolu, ilk öğrenim görmüş çoğumuzun matematik dersinden hatırlayacağı küme yaklaşımıdır. Her şey, ya kümenin bir elemanıdır, ya da dışının. Olabilecek tüm elemanları ifade eden Evrensel küme (E) bu ikisinin toplamına eşittir. Matematiksel kesinliğin güzelliği bu soyutlamayı mükemmel olarak yapabilmemizi sağlar.

EvrenselKume

Matematik dışında diğer bilimler için de, hayatın kendisi için de matematiksel kesinlik ancak yaklaşık olarak doğrudur. Örneğin, fiziksel dünya için bu varsayım çoğunlukla geçerli gibi görünse de kuantum düzeyinde sınırları zorlayan örnekler bulunur. Bazen bir sınırın içinde olan madde altı parçacığı aynı anda sınırın dışında da olabilir.

Gerçek hayatta, çember, çember dışı ve bir de çemberin kendisi birer varlık alanı olabilir. Küme sınırı olan çemberin içi ve dışının arasındaki alan edebiyatta “Araf” kavramı ile sıkça kullanılır. Araf, kümenin içinde yahut dışında olamamış elemanların sıkışıp kaldıkları yerdir. Günümüzde birçok insan, çoğu kavram ve konuda arafa sıkışmış durumdadır. Kararlı bir sistemde arafın yeri yoktur. Araf, mükemmele giden yolda, istisnai bir durum yahut arızi bir sebepten dolayı olduğunda ancak geçici bir süre ile mazur görülebilir.

İslam inanışında, ahiret olarak adlandırılan ölüm ötesindeki hayatta, sanılanın aksine, araf kavramı yoktur. Ölüm sonrası, İslam’da,  matematiksel kesinliğe bir dönüştür. Kuran’ın bina ettiği insan, arafta olmayan, kalmayan insandır. Mevlana bunu ne güzel dile getirmiş: “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” derken içinle, dışınla, özünle, sözünle ve görünüşünle, ya içinde ol çemberin, ya da dışında kal demiş, veciz bir şekilde. Tıpkı, Yeni Türkü’nün güzel yorumuyla hafızamıza kazıdığı, Murathan Mungan’ın o güzel şiirinde olduğu gibi.. .

Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın

ÇEMBER

Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın
Kendin içindeyken kafan dışındaysa
Çaresi yok kardeşim
Her akşam böyle içip, kederlenip
Mutsuz olacaksın
Meyhane masalarında kahrolacaksın
Şiirlerle, şarkılarla kendini avutacaksın
Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın

İslam dininin inananlarına mümin (inanan), bu dine inanmayanlara gayr-müslim yahut kafir (gerçeği örten) denir. Sistemin içinde ve dışında olan gruplar bunlardır. Bir de üçüncü bir grup tanımlanır ki, bunlar münafıklardır. Münafık, nifak kökünden gelir, ayrılık çıkaran, ikiyüzlü anlamındadır. Mümin gibi görünen ancak kalben tam inanmamış, sistemi bozma ve yıkma niyeti olan kişilerdir. Sisteme müdahil olmuş ancak sisteme iman etmemiş, isyan potansiyeli taşıyanlardır. Kur’an bu arızi durum üzerinde sıkça ve çokça durur. Kur’an a göre, münafıkların yeri cehennemde kafirlerden daha aşağıda olacaktır (4:145). Münafıklık, küfürden daha tehlikelidir.

İçinde yer aldığımız Türkiye Cumhuriyeti Devlet sistemine göre, bu devletin vatandaşları arasında en kıdemlisi sayılan Cumhurbaşkanı, vatana ihanet dışında hiçbir suçla suçlanamaz. Bu kuraldaki güzellik ve inceliği daha önce hiç fark etmiş miydiniz? Devlet sistemimizin dost ve düşmanları olacağı aşikardır. Ancak en kıdemli üyemizin bile affedilemeyeceği tek suç ihanettir, yani içten gizli düşmanlık.

İsyan en hafif tabirle, bastırılır

İnsanlık tarihi isyanlarla doludur. Bir isyan karşısında sistemin bekçiliği sorumluluğu verilmiş fertlerin ilk görevi isyanı bastırmaktır. Gezi isyanının bastırılması sırasında maalesef 12 insanımız hayatını kaybetti, 10 kişinin gözü çıktı, 7478 kişi yaralandı (Kaynak Wikipedia). İsyanın faturası ağır oldu. Ülkemiz bir iş karışıklığın kıyısından döndü.

Hemen yakınımızda, Suriye’de rejim karşıtı gösteriler 15 Mart 2011 de başladı. Nisan ayında ülke geneline yayıldı ve birkaç ay sonra silahlı bir iç direniş başladı. İç savaş halen devam ediyor. Her gün 60 – 120 insan hayatını kaybediyor. 120.000 den fazla insan öldü. Milyonlarca insan mülteci durumuna düştü.

Nasıl bir felaketin kıyısından döndüğümüzü anlayabiliyor musunuz?

İtiraz ile isyan arasındaki ince çizgi

İtiraz ile isyan arasındaki ince çizgi nedir? İnsan yapısı her sistemde hatalar olabilir. Sistemin hata ve eksiklerine karşı iyi bir niyetle itiraz etmek, sistemin düzeltilmesi ve iyileştirilmesi için bir çabadır. Sisteme muhalif değildir. İsyan ise yıkım amaçlıdır. Bu ikisi arasındaki fark yapıcı eleştiri ile yıkıcı eleştiri arasındaki fark gibidir.

İsyan etmemek nasıl ki sistemin üyelerine ait bir sorumluluk ise, aynı şekilde sisteme itiraz yollarını bulmak, çeşitlendirmek ve açık tutmakta sistemin bekçilerine düşen bir görevdir. Aksi durumda, sistemin iyileştirilebileceğine dair umutları kalmayan üyelerin tansiyonu birikir. İsyan, sistemi yıkmak, delerek dışına çıkmak yahut yenisini kurmak için tek yol olarak görünmeye başlar.

 

Eski ve Yeni Mimari, Bir Örnek, ve kaybettiklerimiz

Geçtiğimiz ay, bir iş seyahati münasebetiyle, İran’ın Yazd şehrine gittim. Eski mimariye sahip harika bir otelde geçirdiğim 4 gün boyunca içinde bulunduğum mekanın bana hissettirdiği ferahlık ve mutluluk,  içinde yaşadığımız mimariye dair sorgulamalar yapmama sebep oldu. Daha içine ilk girdiğim andan itibaren içimi saran bu ferahlık ve huzur neyden kaynaklanıyordu?

Otelin adı: Moshir-al-Memalik – Hotel Bağ, ya da İngilice ismi ile Hotel Garden

Üzerinde bir miktar düşündükçe, eski bir bağdan dönüştürülerek otele çevrilen bu yapıdan insanın iç dünyasını aydınlatan huzurun kaynaklarını şöyle tespit ettim:

– Yeşil Denge: Mekan ve yeşilin harika dengesi. En fazla iki katlı yapılar toplam 13.000 metrekarelik alanın %30 unu geçmiyor. Harika bahçesinde bolca hanımeli, zeytin ağacı, nar ve birkaç başka bitki çeşidi bulunuyor. Yemyeşil bahçe insana huzur veriyor.

 

– Kubbe Tavanlar, Altın Oran: Oda ve salonların temel özelliği tavanların kubbe şeklinde olması. Kubbe tavanın insana nasıl bir huzur verdiğini anlatamam. Bir nevi gök kubbe altında olma duygusu veriyor. Geldikten sonra bir süre içinde yaşadığımız mekanların düz tavanlarına ters ters baktım. Sonra ise maalesef, yine alıştım. Oda ve salonlar ne büyük ne de küçüktü. Genel olarak matematiksel güzellik standardı olan altın orana yakın olduğunu söyleyebilirim.

– Işık: Pencere, duvar ve tavanlarda, bizde camilerin bazı pencerelerinde kullanılan renkli camlar kullanılmıştı. Renkli cam gözü yormayan insana huzur veren bir aydınlatma sağlıyor. Elektrikli aydınlatmalar ise asla doğrudan göze değil, duvara yahut tavana bakıyor.

 

– Su: Otelin ortasında boylu boyunca uzun bir havuz, ve değişik bölgelerinde başka yuvarlak havuzlar var. Bu havuzlarda akar bir su oluşturulmuş. Akan suyun (fışkıran değil) çıkardığı ses, huzurun bir başka kaynağı.

 

– Koku: Bahçedeki hanımelleri sayesinde tüm oteli saran harika koku, otele adım attığınızdan itibaren insana huzur ve mutluluk aşılıyor.

Özetle, insanın dıştan kaynaklı huzurunun, 4 temel duyuya yönelik şeylerden kaynaklandığını tecrübe ettim:
1 – Mekan: Orantılı bir ölçü ve kubbe tavanın ferahlığı
2 – Görüntü: Yeşilin verdiği huzur, doğrusal olmayan ışık
3 – Koku: Çiçek kokuları
4 – Ses: Akan su ve öten kuş sesleri

Tüm bunları yaşayınca şu soruları kendime sormadan edemedim. Biz ne değerli bir mimari mirası kaybetmişiz ve halen farkında değiliz.

Mutad olduğu üzere, bu yazımı da konu ile alakalı bir Ted video paylaşmadan geçmeyeyim.

Not: Bu yazıdaki fotoğraflar benim cep telefonu kameramdan. Çok daha güzelleri için Google da bir görsel arama yapmanızı tavsiye ederim.

Selametle,

Söz ve Ses Üzerine

Bismillahirrahmanirrahim

Madem ki Rabbimizin bize olan hitabı söz iledir, o halde söze onun adıyla başlamak gerekir. Bu bir görüşten ziyade, insana inen ilk emre itaatten sebeptir:

Oku, Yaratan Rabbinin adıyla. O, insanı “alak” tan yarattı. Oku, Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. (96.1-4)

Ses canlılara, söz de insanlara, “en cömert” olan Yaratan’ın vermiş olduğu; en güzel, güçlü ve etkili hediyedir. Doğru söz, kavrayışa giden yolda ilk ve en önemli aşamadır. O halde neden etrafta bu kadar “boş söz” var. Yahut etkili ve doğru konuşmanın yolu ve yöntemi nedir?

Julian Treasure aşağıdaki TED konuşmasında, güzel konuşmanın sırlarını bizatihi uygulayarak harika bir şekilde özetlemiş.

TED Julian Treasure – Etkili Konuşma Nasıl Yapılır?

Ses Nedir ve Nasıl Oluşur?

Ses, havadaki maddelerin periyodik basınç değişimlerinin canlılar tarafından algılanmasıdır. Titreşen her nesne etrafındaki havada bu değişimi tetikler ve ses oluşur. Bir gitar telinin titremesi de, gökyüzünde çakan şimşek de, insan nefesinin ses telimizi titretmesi de aynı prensip ile çalışır.

Canlılarda ses, vücudun dış organları tarafından üretilenleri (böceklerin çıkardıkları sesler yahut çıngıraklı yılanın kuyrundan çıkardığı ses gibi) hariç tutarsak, canlının vücudunun içindeki (genellikle ciğerde) havayı basınçlı olarak itmesi sonucu oluşur.

Ses konusuna ilgim, bunda 8 ay önce, çevrede hiç bir sesin olmadığı bir açık alanda, bir cırcır böceğinin sesini dinlememle başladı. Tek bir böcek vardı ve çıkardığı ses kulaklarımı çınlatacak derecede yüksekti! Kendi kendime, bu kadar küçük bir böceğin (yaklaşık 2 cm boyundadır) nasıl böyle yüksek bir ses (50 cm uzaklıkta 96 dB ses çıkarabilen cırcır böceği türü bulunmaktadır) çıkardığını düşünmeye başladım. Bunu oluşturacak büyüklükte bir ciğeri olamazdı. Araştırmam sonunda bu böceğin kanatlarındaki taraklı dokuyu birbirine sürterek bu sesi çıkardığını öğrendim (bkn alttaki resimler). Vücudunun dışını kullanarak ses çıkaran nadir hayvanlardan biriydi. Erkek cırcır böceği bu sesi dişiye bir çiftleşme çağrısı olarak çıkarıyordu.

cricket-soundSEM of Cricket Sound Comb

Peki diğer canlılar nasıl ses çıkarıyordu? Çıkardıkları seslere göre canlıların bir sınıflandırması var mıydı? Peki ya insan sesi? Mekanizması aynı olmasına rağmen binlerce insanın sesini birbirinden nasıl ayırdedebiliyorduk? Sonuç olarak havadaki bir basınç değişim dalgaları değil miydi hepsi?

Tüm bu soruların yanına bir de insan topluluklarının ses ve sözleri nasıl oluşturdukları eklendi. Neden farklı dillerde bazı sesler yoktu? Ses bir yana, insan harflerin seslerini nasıl oluşturabiliyordu. Coğrafyanın farklılaşması ses, harf ve tonlama kullanımı üzerinde bir etken miydi?

Öncelikle sesin yapısını, insan sesinin özelliklerini anlatan şu güzel MIT K12 videosuna bakalım. Bu video ile sesin yapısı, spektogram ve formantlar hakkında bilgi sahibi olacağız. Nasıl farklı insanların seslerini ayırdedebileceğimizi ve temel seslerin birden çok frekanstaki seslerin toplamından oluştuğunu göreceğiz.

İnsan ses teli, aslında isimlendirmenin aksine tele benzemiyor. Daha ziyade istemli bir şekilde açılıp kapanabilen, ortası yırtık bir davul zarına benziyor diyebilirim. Bu aralıktan havanın geçerken zarı titretmesi sonucu da sesimiz oluşuyor.

İnsan sesi ile ilgili güzel bir video da aşağıdaki. Vakti olanların mutlaka izlemesini öneririm.

Bu video ile, neden bebek ve çocuk seslerinin birbirine benzediğini, ergenlikle birlikte farklılaşmanın sebebini ve daha birçok güzel ayrıntıyı bulacaksınız.

— devam edecek